Haber bültenlerinde, sosyal medya akışlarında veya mahalle arasındaki fısıltılarda o kelime duyulduğunda zaman bir anlığına durur. "Şehit." Türkçede belki de hiçbir kelime, bu kısa sözcük kadar ağır, kadar sarsıcı ve kadar çok katmanlı bir anlam taşımaz. Sadece bir vefat haberini değil, kolektif bir yası, toplumsal bir refleksi ve yarım kalmış bir hikayeyi haber verir.
Toplum olarak bu kelimeyi duyduğumuzda zihnimizde hemen bayraklar, cenaze törenleri, omuzlarda taşınan tabutlar ve tekbir sesleri canlanır. Kamusal alanda "şehit", fedakarlığın, vatan sevgisinin ve en yüce idealin sembolüdür. Devlet ve millet nezdinde ölümsüzleşen, tarihi yazan bir kimliktir. Ancak bu kamusal sembolün ardında, genellikle gözden kaçan veya sloganların gürültüsünde silikleşen bir gerçeklik yatar: Özel, derin ve bitmeyen bir yas.
Ailesi için o, bir sembol değil; sabahları günaydın denilen, bayramlarda sarılınan, geleceğe dair hayaller kurulan bir evlat, bir eş, bir kardeş veya bir ebeveyndir. Toplumsal bir kahramanlık anlatısı inşa edilirken, ailenin mutfağındaki, odasındaki o devasa boşluk çoğu zaman dışarıdan tam olarak kavranamaz.
Peki, bu kelimeyi bu kadar sık ve bu kadar güçlü kullanmamızın altında yatan psikolojik ve sosyolojik neden nedir? Belki de "şehit" kavramı, anlamlandıramadığımız, kabullenemediğimiz ani ve acı kayıplara bir anlam yükleme çabamızdır. Gencecik bir fidanın, hayatının baharındaki birinin ölümü, insan zihninin baş etmekte zorlanacağı bir trajedidir. Bu trajediyi "vatan için", "kutsal bir dava için" çerçevesine oturtmak, hem geride kalanlara hem de topluma bir teselli mekanizması sunar. Acıyı kutsallaştırarak, onunla baş edilebilir hale getiririz.
Ancak bu kutsallaştırma, geride kalanlar için görünmez bir yük de yaratabilir. "Şehit ailesi" olmak, toplumun gözünde saygıdeğer ama aynı zamanda belirli bir vakur ve metanet beklenen bir kimliktir. Ailelerden, acılarını kamusal bir gurur içinde yaşamaları, gözyaşlarını bile bir nevi "metanet" sınırları içinde tutmaları beklenir. Oysa yas, kurallara veya toplumsal beklentilere sığmayacak kadar kişisel ve dağınık bir süreçtir. Bir annenin veya babanın evladına duyduğu özlem, hiçbir madalya veya unvanla dindirilemez. Gecenin bir yarısı uyanıp kapıyı dinlemek, alışkanlıkla telefonunu aramak gibi sıradan ama yakıcı detaylar, kamusal söylemlerin ulaşamayacağı kadar mahremdir.
"Şehit" kelimesinin toplumsal hafızamızdaki yeri şüphesiz ki sarsılmazdır. Bu toprakların tarihi, bu kelimenin etrafında şekillenmiş sayısız fedakarlıkla doludur. Ancak bu kelimeyi her telaffuz ettiğimizde, onun arkasındaki etten kemikten insanı, yarım kalan hayalleri ve geride kalanların sessiz çığlığını da hatırlamamız gerekir.
Gerçek saygı, sadece cenaze törenlerindeki kalabalıklarda veya edebi nutuklarda saklı değildir. O ailelerin günlük hayatındaki yalnızlığını anlamakta, onlara sadece bir "sembolün yakınları" olarak değil, acı çeken bireyler olarak yaklaşmakta yatar. Bir kelimenin ağırlığını, ancak onun insani boyutunu göz ardı etmediğimizde, o haneye düşen ateşi gerçekten hissettiğimizde kavrayabiliriz.
Kamusal Bir Sembolden Özel Bir Yasa: "Şehit" Sözcüğünün Taşıdığı İnsan Yükü
Source: HotArticle
Original link: https://www.hotarticle24.com/n46olrjf