Perde kapandığında seyircilerin alkışları hâlâ kulaklarda çınlarken, o sahneden indi ve mikrofonun önüne geçti. Deniz Göktaş’ın bu iki dünya arasındaki geçişi, dışarıdan bakıldığında ne kadar doğal görünse de, her bir adımın nasıl bir iç hesaplaşmanın ürünü olduğunu görmek için perde arkasına bakmak gerekir. Hem kamera karşısında hem de sahnede var olmak, sadece farklı yeteneklerin ortaya konması değil; aynı zamanda bambaşka bir yaratıcılık dilinin konuşulması demekti. Oynadığı her karakterden bir iz taşıdığı şarkıları, onun sanatının iki kıyısı arasında kurduğu köprünün sessiz tanıklarıydı.
Sahnedeki ilk yıllarında, bir akşam İstanbul’un küçük bir barında ney üflediğinde, izleyenlerin içinde kaybolan genç bir müzisyen vardı. Ancak zamanla, anlatmak istedikleri sesin sınırlarını aşıyordu. Yönetmenliğini üstlendiği ve oynadığı bağımsız filmler, özellikle “Nergis” gibi yapımlar, Göktaş’ın aslında kendi deneyimlerinden beslenen bir anlatıya doğru yol aldığını gösterdi. Şarkılarında işlediği insan halleri ile filmlerdeki karakterler arasında gözle görülmeyen bir doku benzerliği vardı. Sözcüklerin yetmediği yerde bakışlarının devreye girdiği bu anlar, onun sanatta bütünlük arayışının bir yansımasıydı. Blues’un melankolik dili ve bir kadının gözlerindeki derin yalnızlık; ikisi de aynı ruhun farklı tezahürleriydi.
İki farklı disiplinde ilerlerken ortaya çıkan iç çatışmalar, Göktaş’ın en büyük dönüşümünü de getirdi. Film setinden geç çıkarak doğrudan şiir yazdığı sabahlar ya da müzik stüdyosunda, senaryosundaki bir repliğin canlılığını yakalamaya çalıştığı uzun saatler… Bu süreçler birbirini besledikçe, sanatçının devinimi de değişti. Müziğin spontan anlık enerjisi, oyunculuğun tasarlanmış koreografisiyle harmanlandı. Burada önemli olan, kontrol ile duyusal akış arasındaki dengeyi bulmasıydı. Bir seyirci olarak izleseniz bile içinde bir şarkının nağmesinin salındığını hissedebiliyorsunuz. Akustik bir konserde, sözlerin arasındaki susuşların bir anının bakışı kadar şey anlattığını görebiliyorsunuz.
Son albümündeki “Vapura Binerken” gibi hikayeler, çekilen filmlerle beslenen izlenimlerle dolu. O, artık hikâyeleri haritalandırırken, görüntülerin sunduğu derinlikle, melodinin nabzını harmanlayan bir yol gösterici. Sinemanın dekorlarının arasında kaybolduğunda bile, kendi bestesinin ritmini duyar; şarkıyı yorumlarken aslında bir oyun kişisinin iç monoloğunu fısıldar. İşte o sınırın tam ortası, Göktaş dünyasının en görkemli yeri. Sadece bir isimden çok, tutarlı ve içsel bir duygulanımın adıdır Deniz Göktaş. Mekan değiştikçe, yeni perde açılsa da, hep aynı ruhun manifestosu kalır ortada. Sanatsal bir varoluşun iki sahnesinin ortak oyuncusu olmak hiç de kolay değildir. O oyunu kendi kalbiyle sahnelemiş bir isim…
Deniz Göktaş'ın Penceresinden: Sanatın İki Kıyısı
Source: HotArticle
Original link: https://www.hotarticle24.com/5ipo6pp9