12 Eylül 1980. Saatler sabahın erken saatlerini gösterdiğinde, radyolardan gelen o soğuk ve resmi ses, milyonlarca insanın hayatını bir anda böldü. "Türk Silahlı Kuvvetleri ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur..." Bu cümle, sadece siyasi bir devralmanın ilanı değil, aynı zamanda bir toplumun kolektif bilincine inen ağır bir travmanın da başlangıcıydı. Sokaklar sessizleşti, kepenkler indi ve Türkiye, yıllarca sürecek derin bir karanlığın eşiğine adım attı.
Tarih kitapları 12 Eylül’ü genellikle 1970’lerin sonundaki sokak çatışmalarına, siyasi istikrarsızlığa ve ekonomik krizlere bir "son nokta" olarak okumayı sever. Askeri müdahalenin gerekçesi olarak sunulan "düzeni sağlama" iddiası, yıllarca resmi anlatının ana omurgasını oluşturdu. Ancak sokağın, hapishanelerin ve hanelerin içine sinen gerçeklik, bu resmi söylemin çok ötesindeydi. Düzen, sessizliğin ve korkunun dayatılmasıyla sağlanmıştı.
Darbenin en yıkıcı etkisi, sadece siyaseti dizayn etmesi değil, toplumsal dokuyu yeniden örmesi oldu. Cezaevleri birer işkence merkezine dönüştürüldü. Yüz binlerce insan gözaltına alındı, on binlerce kişi yargılandı, birçokları bir daha geri dönmemek üzere kayboldu. Ancak fiziksel şiddetin ötesinde, daha sinsi bir tahribat gerçekleşti: Toplumsal hafızanın ve dayanışma kültürünün kırılması. 12 Eylül, insanları sadece siyasi tercihlerinden dolayı değil, birbirlerine duydukları güvenden de mahrum bıraktı. Komşunun komşudan, dostun dosttan şüphe ettiği, "görünmez olmanın" ve "sessiz kalmanın" birer hayatta kalma stratejisine dönüştüğü bir dönem başladı.
Askerler kışlalarına döndüğünde darbe bitmedi; aksine kurumsallaştı. 1982 Anayasa’sı, 12 Eylül’ün sivil hayattaki en kalıcı mirası oldu. Devleti vatandaşa karşı korumayı öncelikleyen, otoriteyi merkeze alan ve temel hakları kısıtlayan bu hukuksal mimari, on yıllar boyunca Türkiye’nin demokratikleşme çabalarının önündeki en büyük engel olarak varlığını sürdürdü. Siyasetçiler değişti, hükümetler geldi geçti, ancak 12 Eylül’ün zihniyeti, kanun maddelerinin ve devlet reflekslerinin arasına ustaca gizlenerek yaşamaya devam etti.
Kültürel ve sosyolojik düzlemde de büyük bir kırılma yaşandı. 1970’lerin hararetli siyasi tartışmaları ve toplumsal talepleri, yerini apolitik bir bireyciliğe ve tüketim kültürüne bıraktı. Kamusal alandan çekilip özel alanlarına sığınan kitleler, darbe yönetiminin tam da istediği "itaatkar ve sorgulamayan" yurttaş profiline dönüştürüldü. Bugün hala siyasetin dilinde, medyada ve günlük hayatta karşılaştığımız kutuplaşmaların, tahammülsüzlüklerin ve empati yoksunluğunun köklerinde, o yıllarda bilerek tahrip edilen diyalog kültürünün izlerini sürmek mümkün.
Peki, bir toplum böylesine ağır bir travmayla nasıl yüzleşir? Türkiye’de 12 Eylül ile hesaplaşma süreci, her zaman eksik ve sancılı oldu. 2010 yılındaki anayasa değişikliği ile darbecilere tanınan yargı dokunulmazlığının kaldırılması önemli bir eşikti. Kenan Evren ve hayatta olan diğer generallerin yargı önüne çıkarılması, sembolik de olsa bir adalet arayışının yansımasıydı. Ancak hukuki süreçler, toplumsal bir yüzleşmenin yerini tutamadı. Darbenin mağdurları, acılarını ve kayıplarını anlatmak için resmi bir hakikat komisyonu bulamadı; travma, büyük ölçüde bireysel hafızalara, edebiyata ve aile sırlarına hapsoldu.
Bugün 12 Eylül’ü sadece takvim yapraklarında sararmış bir tarih olarak görmek, onun hala içimizde yaşayan bir gerçeklik olduğunu göz ardı etmektir. Bir askeri darbe, sadece tankların sokağa çıktığı günle sınırlı değildir; o müdahalenin yarattığı korku iklimi, hukuk anlayışı ve toplumsal refleksler zihinlerden silinmediği sürece etkisi devam eder. 12 Eylül ile gerçek bir hesaplaşma, yalnızca faillerin yargılanmasıyla değil, o gün kurulan zihniyetin ve kurumların kökten sorgulanmasıyla mümkündür. Zamanın durduğu o sabahın gölgesi, ancak toplum kendi geçmişiyle cesaretle ve şeffaflıkla yüzleştiğinde kalkacaktır.
Zamanın Durduğu Sabah: 12 Eylül’ün Toplumsal Hafızamızdaki Uzun Gölgesi
Source: HotArticle
Original link: https://www.hotarticle24.com/288ov8q8